Atatürk İlkeleri ve Atatürkçülük
Atatürk İlkeleri ve Atatürkçülük
Tüm toplumların, kendine özgü, ulusal bir yönetim biçimi ya da çağdaşlaşma yöntemi vardır. Toplumlar, geleceğe, ileriye yönelik çabalarında, bu yöntemin ilkelerinden hız alırlar, güçlenirler. Ulusal bir yönetime kavuşamamış, çağdaşlaşma ilkelerini belirleyememiş toplumlar, ergeç çağın gerisinde kalırlar.
Bizim ulusal yönetim biçimimiz, kaynağını Türk Kurtuluş Savaşı`ndan (1919-1922) alan Atatürk Devrimi`nin (1923-1938) altı temel ilkesine dayanır.
- Cumhuriyetçilik,
- Ulusçuluk (Milliyetçilik),
- Halkçılık,
- Devletçilik,
- Laiklik ve
- Devrimcilik.
Bu altı ilke „birlik“, „oterite“, „eşitlik sağlama” ve “devleti güçlü” kılma amaçlarına yönelik olarak benimsenmiş, 1937 yılında Anayasa`nın ikinci maddesinde yer alarak, ayrıca bir devlet modeli olmuştur. Böylece Kurtuluş Savaşı süresi içinde geliştirilen ve ulusal bilinçlenmemizin birer simgesi olan bu ilkeler, devletimizin de „varoluş“ ve „yükseliş“ dayanaklarını oluşturmuştur.
Şimdi bu altı ilkeyi biraz irdeleyelim:
CUMHURİYETÇİLİK
En basit tanımlamasıyla, Cumhuriyet yönetimini benimsemeye ve onun gereklerini yerine getirmeye denir, „Cumhuriyetçilik“.
Devletler yönetim biçimlerine göre ikiye ayrılırlar:
- Monarşiler; ki egemenlik kişilerdedir. Krallık, padişahlık, sultanlık, emirlik..gibi,
- Cumhuriyet: Devletin başında belli bir süre için seçimle gelen kişiler bulunur. Meclis bu kişilerden oluşur.
Monarşiler, eski çağların devletleridir. Zamanımızda sayıları çok azdır. Cumhuriyetler çağdaş devlet yönetimi olmalarına rağmen, doğuşu oldukça eskilere dayanır. Tarihte ilk kez Roma`da kurulan bir hükümet için kullanılmıştır. (Bazı tarihçiler eski Yunan „Kent-devletleri“ içinde bu terimi kullanırlar).
Halka egemenlik, özgürlük ve eşitlik getiren CUMHURİYET`ler, ancak Amerika (1776) ve Fransız (1789) devrimlerinden sonra kurulabilmiştir. Tabii bu süreç uzun bir zaman diliminde gerçekleşmiş, çetin ve kanlı özgürlük ve eşitlik savaşları neticesinde kişilerden halka geçebilmiştir.
Çağımız cumhuriyetçiliğine göre, egemenliğin ulusta olması gerekir. Ulus egemenliğine ve çağdaş hukuk kurallarına dayalı cumhuriyetlere „DEMOKRASİ“ adı da verilir.
1924 Anayasamızın ilk maddesinde: „Türkiye Devleti bir Cumhuriyet`tir“, yazar.
Sonraki, 1961 ve 1982 Anayasalarında da bu madde değişmemiştir. Anayasa`daki diğer bir madde de “bu yönetim biçimi hiçbir zaman değiştirilemez. Değiştirilmesi bile önerilemez.” şeklindedir.
Cumhuriyet kaynağını ulusal egemenlikten alır. Ulusun onayı alınmadan, bu yönetme hakkı hiçbir sınıfa, kişiye, aileye ya da topluluğa verilemez. Ulus, kendi kendini yönetmek suretiyle, bu hakkını kendisi kullanır.
Osmanlı Devleti`nde Padişahlar egemenliğin tek sahibiydi. Onların ağızlarından çıkan her emir, yasa değerindeydi. Bu günlerde kutladığımız „Çocuk Bayramı“ nın tarihi olan
23 Nisan, 1920`de Mustafa Kemal önderliğinde, Ankara`da ulus temsilcilerinin kurduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi, ulusal egemenliğin Padişahlıktan ulusa geçişini simgeler.
Ulus, egemenlik hakkını T.B.M.M. aracılığıyla kullanır. Meclis, ulus ve devlet yönetiminde en üst organdır. T.B.M.M. nin nasıl oluştuğunu hepimiz biliyoruz. Ulusu oluşturan yurttaşlar kurdukları partilerle temsilcilerini meclise göndermeye çalışırlar. Belirli bir süre için seçilen milletvekilleri, süre sonunda başarılı olup olmadıklarına göre yeniden seçilebilirler veya yerlerine yenileri seçilirler.
Görüldüğü gibi Cumhuriyet, her yurttaşın devlet yönetimine katılmasına olanak sağlayan demokratik bir yönetim biçimidir. Bu yönetimde, ulusu oluşturan yurttaşlar, Anayasa`da yer almış temel hak ve ödevlerde eşittir. Kimsenin kimseden üstünlüğü yoktur.
Bir baba, çocukları arasında nasıl bir ayırım yapmazsa, adına “demokrasi” dediğimiz çağdaş cumhuriyet yönetimleri de, toplumu oluşturan insanları, rengine, soyuna, inancına, partisine göre ayırmaz.
Cumhuriyetçilik, ulusçu, demokratik, özgürlükçü, çoğulcu bir yönetimin ilkesidir. Bu nedenle Cumhuriyet yönetiminin tüm organlarıyla, her tehlikeye karşı korunması gerekir. Önemli olan onu kurmak, ilan etmek değil, onun gereklerini yerine getirmek, yaşatmaktır.
Cumhuriyet`i koruma ve kollama görevinin öncelikle gençlere düştüğünü belirtmek istiyorum. Atatürk, farklı zamanlarda yaptığı konuşmalarda ve Söylev`de bunun altını kalın çizgilerle çizmiştir. İlk olarak 30 Ağustos 1924`de “Meçhul asker” anıtının başındaki konuşmasının sonunda şöyle diyor:
“ Gençler! Yürekliliğimizi güçlendiren ve sürdüren sizsiniz.
...
Ey yükselen yeni kuşak! Gelecek sizindir. Cumhuriyeti biz kurduk; onu yükseltecek ve sürdürecek olan sizsiniz.”
1927`de okuduğu söylev`in sonundaki “Gençliğe seslenişini hepimiz ezbere biliyoruz.
Ondan da bir cümle söyleyerek bu pragrafı kapatmak istiyorum:
“Ey Türk gençliği;
Birinci ödevin, Türk bağımsızlığını, Türk Cumhuriyetini, sonsuzluğa değin korumak ve savunmaktır.”
ULUSÇULUK
Ulusçuluğu açıklamadan “ULUS” (millet) kavramını açıklamak gerekir.
Ulus, “derebeylik düzeninin yıkılışı ve kapitalist düzenin oluşumu döneminde ortaya çıkan, toprak, ekonomik yaşam, dil, ruhsal yapı ve kültürel özellikler yönünde ortaklaşalık gösteren en geniş insan topluluğu biçimidir” diye tanımlanabilir. Ulus birden bire oluşmaz. Çok uzun bir süreçte birçok aşamadan geçilerek ulus olunabilinir.
Yakın çağlarda, derebeylikler yıkılıp, kapitalizm ortaya çıkınca, aynı inancı paylaşan insanlar çesitli uluslara ayrıldılar. Bu kavramın ortaya çıkmasında en önemli unsur, “Ekonomik Çıkar” duygusudur. Bugünkü uluslar, geçmişte birlikte yaşamış, şu anda bir arada yaşamakta olan insanların oluşturduğu toplumlardır. Bu insanlar arasında dil, kültür ve duygu birliği vardır.
Aynı dinsel inançları paylaşan insanların ulus olabileceğini savunanlar da var. Böyle olsaydı bugün Hıristiyanlığı benimseyen bütün Avrupa ülkelerinin aynı ulustan olmaları gerekirdi. Aynı şey İslam alemi için de geçerlidir. Bu dinsel inançları paylaşan topluluklara ÜMMET denir.
Osmanlı`nın son dönemlerinde, kendilerini bu tür hayallere kaptıran aydınlar ve komutanlar çıkmıştır. Kimileri “Panislâmizm” (İslam Birliği), kimileri de “Pantürkizm”(Türk Birliği-Turancılık) peşinde koşup devleti batmaktan kurtarmak, ya da batan devletin yerine bütün Türkleri yeni bir devlet çatısı altında toplamak istemişlerdir. Ama bu çabalar bir hayal olmaktan öte geçmemiştir.
Ulusçuluk ilkesi, bağımsızlık ve egemenlik ilkesine dayanır. Çünkü bağımsızlık ve egemenlik olmadan ulus olmaz. Ulusçuluk bilinci, ancak özgür ulusta doğar ve gelişir.
Kısaca, Ulusçuluk bir amaç, ulusu yükseltme ve çağdaşlaştırma ilkesidir.
Ulusçulukta, insanın özgürlüğü ve kişiliği en üst düzeye ulaşır. Yurdun ve ulusun bağımsızlığı, egemenliği, birliği ve bütünlüğü, bölünmezliği, ulusçuluğun temel taşlarıdır.
Atatürk Ulusçuluğu, kaynağını Kurtuluş Savaşı`ndan alır. Ulusçuluğun çerçevesi “Misaki Milli” (Ulusal And) la belirlenmiştir. Bu da “Türkiye`nin bugünkü sınırları içinde tam bağımsızlığı sağlamak, Türk ulusunun birlik ve bütünlüğünü gerçekleştirmek” için, Kurtuluş Savaşı başında Atatürk ve arkadaşları tarafından üzerinde birleşilen bir and`dır. 19 Mayıs 1919 da başlayan Kurtuluş Savaşı aynı zamanda bir ULUS OLMA savaşıdır.
O sıralarda Osmanlı topluluğu çok farklı uluslardan oluşuyordu. Sınırlarımız içinde yaşayan hıristiyan topluluğa “Azınlık”, Türk-Arap gibi müslüman halklardan oluşan topluluğa da “Ümmet” denirdi. O dönemlerde Türk sözü “Yabanın Türkü” gibi aşağılayıcı bir söz olarak kullanılıyordu. Savaş yıllarında Türklük duygusu ve bilinci yok denecek kadar zayıftı. Türkler, Türklüklerini bilmezlerdi. Kendilerini “Müslümanım” veya “Osmanlıyım” diye tanımlarlardı.
TÜRK sözünü bir bayrak gibi yukarılara yükselten ve TÜRK olmayı bir kıvanç haline getiren Kurtuluş Savaşı`mız olmuştur.
Atatürk Ulusçuluğu; dini, mezhebi, soyu, dili ne olursa olsun, kendini Türk bilen herkesi, Türk ulusundan sayar. Kendini Türk bilen her yurttaşın, Türk ulusuna bağlı olduğuna, onu içtenlikle sevdiğine, onun için özveriyle çalışacağına inanır.
Atatürk Ulusçuluğu, Turancılığa,(Şovenist ırkçılık) “Alevi - Sunni, Müslüman - Hıristiyan ayrımı yapan dinciliğe ve mezhepçilige de karşıdır.
Bu nedenle Atatürk Ulusçuluğu, ayırıcı değil, birleştiricidir. Inanç özgürlügüne saygılıdır; yani LAIKTİR.
Atatürk Ulusçuluğu, her türlü saldırganlığa ve sömürgeciliğe de karşıdır. Başta yakın komşuları olmak üzere, bütün dünya ülkeleriyle barış ve dostluk ilişkileri içinde yaşamayı amaçlar.
Atatürk Ulusçuluğu, kalkınmak ve çağdaş ülkeler düzeyine yükselmek için güçlü, üretken ve ulusal ekonomiye (ticaret, sanayi, tarım) sahip olmayı öngörür. Çünkü dışa bağımlı ve tüketime yönelik bozuk bir ekonomi düzeniyle kalkınma olmaz. Ulusal kalkınmada ve çağdaş uygarlık düzeyine yükselmede, güçlü bir ekonomi kadar, dil, tarih, kültür gibi manevi değerlerinde büyük payı vardır. Özellikle, ortak bir anlatım aracı olan Türkçe`nin yabancı dillerin baskısından kurtarılması büyük önem taşır.
Kısaca Atatürk Ulusçuluğu, Türk ulusunun kendini bulması, bağımsız, egemen, demokratik, laik bir toplum düzeni içinde, çağımız uygarlığının en üst düzeyine ulaşmasını amaçlar.
HALKÇILIK
Genel anlamda, bir devletin sınırları icinde oturan ve onun yasalarına bağlı olan insanların tümüne “HALK” denir. Toplumbilim terimi olarak halk, “kültürleri ortak olan bireylerin, grupların oluşturduğu nüfus” topluluğudur.
Atatürk ilkeleri bakımından “Türk Halkı” denilince, Türk ulusunun bugün yaşamakta olan bölümünü anlarız. Yani bugün Türkiye`de yaşayan, Türkiye`yi yurt edinmiş herkes, soyu, dini, dili, siyasal ve felsefi inancı ne olursa olsun Türk halkını oluşturur.
Halkçılık; halkın egemenliğini, iradesini temel almak, yönetimde halka dayanmak, halktan güç alarak ona hizmet etmektir. Bu hizmetin amacı ise halkı maddi ve manevi özgürlüğe kavuşturmaktır. Halkçılık ilkesi şu üç temelden oluşur:
- Halk egemenliği, (yönetimin demokratikliği),
- Eşitlik (herhangi bir birey ve sınıfa ulusun genel hakları dışında ayrıcalık tanımamak),
- Sınıfsızlık. (Sınıf kavgasını kabul etmemek).
Yasa çıkarmak ulusun görevidir. Bunu seçtiği temsilcileriyle T.B.M.M. yaptırır.
Eşitlik; Herkes, dil, din, soy, cinsiyet, siyasal düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin yasa önünde eşittir.
Sınıfsızlıga gelince, bundan da Atatürk`e göre şunu anlamak gerekir: Türk toplumunda, Marksist anlamda bir işçi sınıfı ya da “kapitalist sınıf” yoktur. Bunların yerine meslek ve çalışma grupları vardır. İşçiler, memurlar,... Bunlardan birinin ötekine üstünlüğü söz konusu olamaz. “Ulus, ayrıcalıksız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitledir”.
Tabii bu Halkçılık ilkesi Atatürk`ün ölümünden sonra değişik yorumlara uğramıştır. Kapitallistleşme denilen dönemde toplumsal sınıflar belirmeye başlamıştır. Ekonomik gelişimin doğal sonucu olarak oluşan bu yeni durumu görmezlikten gelmek olası değildir.
Atatürkçülük durağan ya da var olan bir düzeni savunmak değildir. “Halkçılık” ilkesinin bu yeni duruma göre degerlendirilmesi gerektigini savunabiliriz.
DEVLETÇİLİK
Önce genel olarak devleti bir tanımlayalım: “Belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan, bir hükümet yönetiminde yasalara göre örgütlenmiş, süreklilik gösteren, siyasal, bağımsız topluluk”
Devlet, toplum ya da ulusun siyasal örgütlenişidir. Bugünkü uluslararası anlayışa göre, siyasal bir örgütlenmenin devlet olabilmesi için, örgütlenen toplumun ya da ulusun, belli bir toprağa (yurda) ve bu toprağı koruyacak güce (orduya) sahip olması gerekir.
Devletin maddi ve manevi örgütlenmesi, anayasasıyla belirlenir. Anayasa devlet örgütünün nasıl çalışacağını kesin kurallara bağlar. 1990`li yıllara değin bildiğiniz gibi üç bölümde toplayabilirdik, bu yapılanmayı:
- Kapitalist Devlet, (Batı Gelişme Modeli),
- Sosyalist Devlet (Sovyet Modeli)
- Gelişmekte olan ülkeler (Karma Ekonomi Modeli).
Atatürk devletçiliği`ne izninizle değinmek istiyorum.
Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı Devleti`nin yıkıntıları üzerinde kuruldu. Yani devlet, Osmanlı`dan kötü bir ekonomik miras devraldı. Tarıma elverişli geniş bir toprağın pek az bir kısmı ekiliyordu. Tarımsal ürünler, tüccar ve tefeci sermayenin sömürüsü altındaydı. Tarımla uğraşan köylüler yoksuldu. Ellerinde üretim araçları yoktu. Devletin aldığı “aşar”, yol, “hayvan” ve “eğitim” vergileri onları daha da perişan ediyordu.
Sanayi gelişmemişti. Osmanlı Devleti sanayi devriminin dışında kalmış, fabrikalar yapamamıştı. Üstelik, ülkedeki küçük üretim yerleri de, makineleşen, sanayileşen bir dünyada tutunamamış, erimişti. Çoğu İstanbul da bulunan İ.E.T.T, tütün, gibi şirketlerde yabancıların denetimi altındaydı. Devletin elinde ordunun gereksinimlerini karşılamak için Padişah Abdülmecit (1838-1861) zamanında kurulmuş olan bazı küçük fabrikalar vardı.
Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu andan itibaren şu üç amaca yöneldi:
- Kendi kendine yeterli bir ekonomi yaratmak,
- Kendi kendini yönetmek,
- Çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak, çağdaşlaşmak.
Tam bağımsız yaşayabilmek için bunları gerçekleştirmek gerekiyordu. Kendi kendine yeterli bir ulusal ekonomi yaratmak.
Atatürk`ün ölümüne değin geçen sürede izlenen ulusal ekonomik programı iki döneme ayırmak gerekir:
1923-1930 dönemi:
Kurtuluş Savaşı`ndan çıkan Türkiye baştan başa haraptır. Harpler ulusu perişan etmiştir. Zaten sınırlı olan ekonomik kaynaklar, savaşlarla büsbütün tükenmiştir. Sanayi yoktur. Ufak tefek el sanatları ve atölyelerden başka üretim kuruluşu yoktur. Şeker, kumaş gibi ve diğer sanayi ürünleri de hep dışardan alınmaktadır. Yeraltı kaynakları bilinmemekte ve bu nedenle de işletilememektedir. Hemen hemen tüm gereksinimleri dışa bağımlıdır. Siyasal bağımsızlık kazanılmış ama ekonomik bakımdan halâ yarı sömürge durumdadır.
1923-30 dönemi bir “ONARMA” dönemidir. Hiçbir biçimde dışardan borç almama, kendi kendine yetme ilkesi geçerlidir. Tüm ekonomik etkinlik TARIM`a yönlendirilir. Diğer konularda tutumlu olmak ilkedir. Topraklar en verimli şekilde işletilmeye çalışılır. Ürünler çeşitlendirilir. Çay gibi, Turunçgiller gibi...
Dışalım yoluyla sağlanan ve yabancı şirketlerin elinde bulunan şeker, petrol gibi ürünler devlet tekeline alınmaya başlanır. Yabancı şirketler devletleştirilmeye çalışılır. Devlet güdümlü değil düzenleyicidir. Devlet, özel sermayeyi her türlü olanaklarla desteklemeye çalışmaktadır. 18 Şubat 1923 İzmir İktisad Kongresi`nde benimsenen ekonomik görüşler dogrultusunda vergi düzenlemeleri yapılmış, Aşar, hayvan vergileri kaldırılmıştır.
Bu dönem onarma ve arama havası içinde geçmiş, özel girişimciliğe dayanan ekonomik çabalar bekleneni getirmemiştir. Bu dönemde devletin el attığı en önemli işletme olarak Devlet Demir Yolları`nı görüyoruz. Yabancıların elinde bulunan demiryollarının önemli bir kısmı devletleştirilmiş, bir yandan da yenileri yapılmıştır.
1930-1939 Devletçilik dönemi:
Türk ekonomisine asıl bu dönemde canlılık ve etkinlik kazandıran Devletçilik ilkesi bu dönemde uygulamaya girmiştir.
Dünya büyük bir ekonomik kriz dönemini atlatmaya çalışmaktadır. Bundan Türkiye`nin etkilenmemesi olanaksızdır. Devlet artık izleyici, özel girişimciliği destekleyici, araştırıcı tavrını bırakmış, tüm ekonomiyi güdümüne almıştır.
Cumhuriyet gelişmeye ve kalkınmaya, devrimler yaşamaya mecburdur.
Bu dönemin belirgin özelliği, tüm ekonomik çalışmalar bir “PLAN” a bağlanmıştır.
Bu planda sanayi kuruluşları beş bölümde toplanmıştır:
1) Dokuma, 2) Kağıt, 3) Maden, 4) Porselen, 5) Kimya sanayi.
1934`de Anayasa`da yer alan devletçilik ilkesi, şöyle tanımlanmıştır:
“Devletin, ekonomi işleriyle ilgisi, eylemli biçimde yapıcılık olduğu kadar, özel girişimlere yön vermek ve yapılmakta olan işleri düzenlemek ve denetlemektir.”
O sıralarda da tepkiyle karşılanan bu teze (Özel sermaye kesimi) Atatürk şöyle cevap vermektedir:
“Bizim izlenmesini uygun gördügümüz Devletçilik ilkesi, bütün üretim ve tüketim araçlarını bireylerden alarak, ulusu büsbütün başka temeller içinde düzenlemek amacını güden ve özel, bireysel ekonomik girişim ve etkinliklere yer bırakmayan sosyalizm ilkesine dayanan kollektivizm, kominizm gibi bir düzen değildir.
Bizim izlediğimiz Devletçilik, bireysel çalışma ve etkinliğini temel almakla birlikte, elden geldigi kadar az zaman içinde ulusu bolluğa, ülkeyi bayındırlığa eriştirmek için, ulusun genel ve yüksek çıkarlarının gerektirdiği işlerde, devleti eylemli olarak ilgilendirmektedir.”
LAİKLİK
Laiklik, genel olarak “devlet ve dinin biribirinden ayrılması; devlet yönetiminin dinsel kurallar dışında tutulması” biçiminde tanımlanabilir.
Devletin, dinsel kuralların dışında tutulması, insanlığın uzun bir savaşımın sonunda gerçekleşmiştir. Laiklik için verilen savaşım, denilebilir ki, insanlık tarihi kadar eskidir.
Laik düsüncenin Türkiye`de doğuşu ve gelişmesi, Cumhuriyet`le başlar. Her ileri adımda olduğu gibi, laikliğin kabulünde de, öncülük payı Atatürk`ündür.
Osmanlı Devleti`nin yapısal niteliği dinseldi. Kurtuluş Savaşı`yla Osmanlı Devleti tarihe karışmıştı, ama onu yaşatan manevi güçler yıkılıp gitmemisti. Bu nedenle Laikliği benimsetmek, enkaz üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti`nin temel taşı durumuna getirmek kolay olmamıştır. Mustafa Kemal, bu yapıyı çok iyi bildiğinden laiklik ilkesine birtakım evrelerden sonra işlerlik kazandırabilmiştir.
İlk adım Saltanatın Kaldırılması:
Saltanatın 1 Kasım 1922`de kaldırılmasıyla laikliğin gelişmesinde ilk adım atılmıştır. Padişahlık kaldırılmakla, egemenlik kesin olarak ulusa geçmistir. Halifelik makamı, padişahlığın sona ermesiyle büyük bir dayanağını yitirmiştir.
Laikliğin gerçekleşmesinde ikinci önemli adım, halifeliğin kaldırılmasıdır. 3 Mart 1924.
Bu makam kaldırılınca birçok engel kendiliğinden yıkılmış, bundan sonra yapılacak düzenlemeler son derece kolaylaşmıştır.
Halifeliğin kaldırıldığı gün çıkarılan yeni bir yasa ile “Şeriye ve Evkaf (Vakıflar) Bakanlıkları” da tarihe karışmıştır.
Şeriye Bakanlığı, her türlü dinsel işleri düzenleyen; devlet kurumlarında yapılan işlemlerin dine uygun olup olmadığını denetleyen bir kuruluştu. Evkaf Bakanlığı ise, devlet örgütü içinde önemli bir yeri olan vakıfların yönetimiyle ilgiliydi. Yeni yasa ile din işleri “Diyanet İşleri Başkanlığı”na, vakıflar ise “Vakıflar Genel Müdürlüğü”ne bağlanmıştır. Laik devlet anlayışına doğru giden yolda, bunlar önemli evrelerdi.
Öğretimin Birleştirilmesi:
Yine 3 mart 1924 tarihinde çıkarılan başka bir yasa ile “Tevhid-i Tedrisat Kanunu” yânı öğretim kurumlarının birleştirilmesini düzenleyen yasa da yürürlüğe girdi.
Yeni yasa ile, Türkiye`de bulunan tüm okullar ve eğitim kuruluşları, Milli eğitim Bakanlığı`na bağlanmıştır. Yani Laik Cumhuriyet eğitimine geçilmiştir.
Tekkeler, Zaviyeler, Türbelerin kapatılması, bir takım ünvanların yasaklanması ve kaldırılması:
Tekkeler ve zaviyeler, gerek Kurtuluş Savaşı`nda, gerekse Cumhuriyet`in ilk yıllarında, olumsuz tavırlarını değiştirmediler. Buralardan çıkar sağlayanlar, çıkarlarının tehlikeyi girdiğini görünce halkımızı devrimlere karşı ayaklandırma yoluna gittiler. Şeyh Said İsyanı (11-15 Şubat 1925) bu olumsuz kışkırtmanın sonucudur. İşte bu kuruluşlar 30 Kasım 1925`de çıkarılan bir yasa ile kaldırıldılar. Yerleri de Cami, Mescit durumuna getirildiler.
Yine bu yasayla, şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik, çelebilik, babalık, emirlik, nakiplik, halifelik, büyücülük, üfürükçülük, muskacılık, seyyitlik... gibi ünvanlar kaldırıldı.
Bütün bu düzenlemelerden sonra artık Türkiye Cumhuriyeti`nin dinsel yapısı kalmamıştı.
10 Nisan 1928`de Laiklik icin son engel de kaldırılarak, Anayasa`dan “Türk Devleti`nin dini, İslamdır” maddesi çıkartıldı. T.B.M.M. deki yeminlerdeki dinsel sözler yerine, laikliğe uygun sözler konuldu.
Müslüman ülkeler içinde Laikliği benimseyen tek ülke Türkiye`dir.
Atatürk`ün yaşamı boyunca üzerinde titrediği, hiçbir biçimde ödün vermeden uygulamaya çalıştığı devrim, Laiklik devrimidir.
DEVRİMCİLİK (İnkilapçılık)
En basit tanımıyla devrim, bir büyük değişimdir, toplumsal bir dönüşümdür. Bir eski yaşam biçiminden, yeni bir yaşam biçimine geçiştir.
Atatürk Devrimi, Franız Devrimi`nden esinlenmiştir. Bu nedenle demokratik bir niteliğe sahiptir. Padişahlığı ve Halifeliği yıkarak, yerine ULUS egemenliğine dayanan Cumhuriyet`i getirmiştir.
Atatürk Devrimi şöyle tanımlar:
“Türk Ulusunu son yüzyıllarda geri bırakmış olan kurumları yıkarak, yerlerine ulusun en yüksek uygarlık gereklerine göre ilerlemesini sağlayacak, yeni kurumları koymuş olmaktır”.
Atatürk, yaptığı bir dizi devrimle, şu iki temel amaca yönelir:
- Türk toplumunu ulusallaştırmak,
- Çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak.
Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmak için de, çağdaşlaşmış ileri Batı ülkelerinin benimsediği değerleri almak gerekir. Atatürk, bu amaçla da şunları yapmıştır:
- Din ve dünya işleri berbirinden ayrılmıştır,
- Medreseler, tekkeler, zaviyeler, dinsel mahkemeler kapatılmıştır,
- Dine dayalı hukuk düzeni kaldırılmış, yerine uygar hukuk kuralları alınmıştır,
- Çok kadınla evlenmeye son verilmiştir. Aile kavramı sağlam temellere oturtulmuştur.
- Giyim kuşam değiştirilmiştir; şapka giyilmiştir.
- Arap abecesi yerine yeni bir abece kabul edilmiştir,
- Başta müzik, resim, heykel olmak üzere Batı sanatları değer kazanmıştır,
- Batının kullandığı takvim ve ölçü-tartı birimleri alınmıştır,
- Gelenek ve göreneklerin çağdaş ölçülere uyarlanması yoluna gidilmiştir,
- Çağdaş okullar açılarak yeni bir eğitim düzeni yaratılmıştır,
- Eşitlik, özgürlük gibi insan haklarına ilişkin çağdaş hukuk ilkeleri yasalarımıza girmeye ve güvence altına alınmaya çalışılmıştır,
- Kısaca bilimin ve aklın buyruğuna girilmiştir.
Böylece, tanzimat`la başlayan Batılılaşma eylemi, Atatürk`ün “ulusallaşma” ve “çağdaşlaşma” başlığı altında topladığımız devrimleriyle gerçekçi, akılcı bir yola girmiş; Türkiye Cumhuriyeti`nin varoluş ve gelişme felsefesi olmuştur.
Kuşkusuz bugünkü Türkiye, Atatürk`ün amaçladığı düzeyde değildir. Atatürk`ün zamansız ölümü, çağdaşlaşmamızı geniş ölçüde aksatmıştır. Devrimin yavaşlaması, dahası, kimi alanlarda yozlaştırılması, Türkiye`yi büyük toplumsal ve ekonomik sorunların içine itmiştir.
Bu sorunların içinden çıkmak için başka yollar arayanlar çıkmıştır. Şurası kesinlikle bilinmelidir ki, kurtuluş için tek çözüm yolu vardır:
A T A T Ü R K Ç Ü L Ü K.
Hiç duraksamadan, O`nun açtığı yolda yürümekten ve İdeolojinin gereklerini yerine getirmekten başka yolumuz yoktur!
Şimdi de sizlere ATATÜRKÇÜLÜK`ten ne anladığımızı ifade etmeğe çalışacağım:
Atatürkçülük, Cumhuriyet döneminde Atatürk`ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimlerin düşünsel yönü ve kaynağıdır.
Günümüz koşullarında Atatürkçülük, açıklamaya çalıştığımız altı temel ilkeyi içten benimsemek ve eksiksiz uygulamaktır. Böylece Atatürk`ün ülküsü olan tam bağımsızlığımızı ve toplumsal bütünlüğümüzü korumak; bilimi, yani aklın ege-menliğini etkin kılmak; halkın yaşam düzeyini yükseltmek; durmadan çalışarak azgelişmişlikten kurtulmak ve kalkınmaktır.
Kısaca, Atatürk`ün özlediği gerçek ve çağdaş demokratik yönetimi, bütün kurumlarıyla Türkiye`mizde gerçekleştirmektir.
Ana hatlarıyla şöyle özetlemek isterim:
- Atatürkçülük, ayırıcı, bölücü değil, birleştirici bütünleştiricidir. Bu nedenle anasoyculuğa (ırkçılığa) kesinlikle karşıdır.
- Atatürkçülük, laiklik ilkesi gereği olarak her türlü dinsel düşünceye ve inanca saygılıdır.
- Atatürkçülük, özgürlükçüdür; özgürlüğün en kutsal bir hak olduğuna inanır. Bu nedenle her türlü baskıya, korkuya, sindirmeye ve bunları araç olarak kullanan zorba yönetimlere karşıdır.
- Atatürkçülük, barışçıdır. Her türlü saldırganlığa ve yayılmacılığa (emperyalizme) karşıdır. “YURTTA BARIŞ, DÜNYADA BARIŞ” ilkesini savunur.
- Atatürkçülük, ulusal kültürü yüceltmeyi ve dilde bağımsızlığı amaçlar. Bundan ötürüdür ki, kültürde ve dilde yabancılaşmaya karşıdır.
- Atatürkçülük, kadın ve erkek ayrımı yapmaz. Kadını ailenin temeli sayar.
- Atatürkçülük, her türlü iç ve dış sömürüye karşıdır. Ulusal kaynakların, ulusal çıkarlar doğrultusunda kullanımını öngörür.
- Atatürkçülük, halk egemenliğinden yanadır. Halka dayanmayan yönetimleri benimsemez.
- Atatürkçülük, sınıfsal savaşımı ya da sınıfların çatışmasını kesinlikle reddeder; sınıflararası dayanışmayı, dengeyi ve bütünleşmeyi amaçlar.
- Atatürkçülük, eskiyi yadsımaz, Türkiye Cumhuriyeti`ni yeni değerlerle, kalıcı tarihsel değerlerin bir bileşimi sayar. Bu bileşimde “eski”; ilerici, yeni, çağdaş değerlerin bir tamamlayıcısıdır; kesinlikle bunların önüne geçmez.
- Atatürkçülük, ileriye, uygarlığa, her türlü yeniliğe açık, devrimci bir yoldur. Türk ulusunu, ortaçağdan yeni çağlara yönelten ilerici bir akımdır.
- Atatürkçülük, ezilen, sömürülen mazlum ulusların uyanmasına, bağımsızlıklarını kazanıp kalkınmasını sağlayan ilk kurtuluş devrimidir. Bu evrensel özelliği ile, Asya, Afrika ve Güney Amerika`da ezilen birçok ulus için kurtuluş yolu olmuştur.
- Kısaca söylersek Atatürkçülük, toplumsal yönden adaletçi, dengeci, birleştirici, bileşimci, ekonomik ve siyasal yönden bağımsızlıkçı, saldırgan ve yayılmacılığa karşı, özgürlükçü, ulusçu ve devletçi, gericiliğe ve tutuculuğa kapalı ve en önemlisi de DEVRİMCİDİR.
Teşekkür ederim.
Gökten Küçük
Hamburg, 2004


